Analitik Düşünmek
Analitik düşünme incelenen konuyu, durumu ya da problemi parçalarına ayırarak, bu parçaları yalıtık bir biçimde ele almayı hedefleyen bir düşünce biçimi ya da düşünme becerisidir.
Analitik düşünmenin kökleri felsefenin başlangıcına kadar uzansa da, bu düşünme becerisin doğasına ilişkin en erken incelemeyi Platon’un Theaitetos adlı diyalogunda görmekteyiz. Söz konusu diyalogun sonlarına doğru hâlâ bilginin tanımını verememiş olan Sokrates, açıklamaya dayanan doğru sanının bilginin tanımı olarak kabul edilip edilemeyeceği ihtimali üzerinde durur. Bu bağlamda izlenilmesi gereken öncelikli yol açıklamanın ne olduğunu söylemektir. Sokrates’e göre belirli bir açıklamaya dayanmak aslında bir bütünü, onu oluşturan basit parçaları aracılığıyla açıklamaktır. Günümüz perspektifinden bakıldığında, bu yaklaşımı analitik düşünmenin ilk örneği olarak görmek yanlış olmayacaktır. Bununla birlikte Sokrates’in –ve Platon’un– analitik düşünme aracılığıyla verilecek bir açıklamanın bilginin ne olduğuna ilişkin kesin bir tanım temin edemeyeceğini düşündüğünü de eklemek gerekiyor.

Analitik düşünmeyi öne çıkaran ve hakiki bilgi için biricik bir yöntem olarak belirleyen filozofların başında ise Descartes gelir. Descartes hakikatin aranmasında sağlam ve değişmez dört temel kural belirlemektedir. Bu kurallar analitik düşünmenin kurallarıdır ve genel bir şekilde ifade etmek gerekirse şöyle sıralanmaktadır:
· yargılarımızda açık ve seçik kavramlara yer vermek.
· incelediğimiz konuları mümkün olduğu ve gerektiği kadar bölümlere ayırmak.
· düşünceleri bir sıraya göre yürütmek.
· gözden kaçan bir şey olmaması adına genel kontroller yapmak.
İlk kural, açık ve seçik olarak kavranmadığı sürece hiçbir şeyi doğru kabul etmemektir. Descartes’a göre açıklık zihnimizdeki bir kavramın bütünüyle içeriğinin kavranması, seçiklik ise zihnimizdeki bir kavramın diğer kavramlarla ilişkisinin ayırtına varılmasıdır. İkinci ve üçüncü kural birbirleri ile –diğerlerine göre– daha sıkı bir ilişkiye sahiptir. İkinci kural bir problemi çözmekte herhangi bir zorlukla karşılaşıldığında onu gerektiği ve mümkün olduğu kadar parçalarına ayırmayı ifade eder. Bu şekilde, örneğin, karmaşık olan P’nin bilgisi titiz bir biçimde P’yi oluşturan basit parçaları tek tek bilmekten geçer çünkü tek başına P’nin bilgisinin ne olduğunu söylemek hem güç hem de hatalı olacaktır. Üçüncü kural ise ikinci kuraldan elde ettiğimiz basit parçalardan hareket ederek sıralı bir şekilde karmaşık olanın bilgisine ulaşmamız gerektiğini ifade eder. Nasıl ki ustalar bir binanın elektrik tesisatını tuğlaları örmeden önce döşeyemiyorsa, bizde karşılaştığımız problemlere getireceğimiz yanıtları temel önermelerimizi birbirlerine sırayla eklemlemeden oluşturamayız. Dördüncü ve son kural ise Descartes’ın yönteminin karakteristiğini oluşturan şüpheyi vurgulamaktadır. Bilindiği üzere Descartes Felsefenin İlkeleri adlı eserinde şüpheyi günlük hayatımızda kullanmamız gerektiğini ısrarla vurgular çünkü burada kastedilen şüphe yalnızca hakikatin bilgisine erişmek için kullanacağımız yöntemsel bir şüphedir. Bu kuralında ifade ettiği gibi, ulaştığımız sonuçlara her ne kadar titiz bir biçimde ulaştığımızı düşünsek de, biz insanlar için her daim yanılma olasılığı bulunmaktadır. Dolayısıyla, hakikate ilişkin son derece emin olduğumuz bir sonucu bile tekrar kontrol edip, herhangi bir akıl yürütme hatası yapmadığımıza emin olmamız gerekmektedir. Başka bir ifadeyle, ulaştığımız sonuca kurallarımızı takip ederek ulaşıp ulaşmadığımızdan sonuna kadar şüphelenmemiz gerekmektedir.
Analitik düşünmenin sistematik düşünme ve mantıksal düşünme ile el ele gittiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Doğruluk değeri atfedilebilir (yani doğru ya da yanlış olarak nitelenebilir) her önerme yine doğruluk değeri atfedilebilir alt önermelerden türetilmektedir. Analitik düşünme sayesinde bu alt önermeleri belirleyebiliriz. Belirlenen her bir alt önerme gerektiğinde onu da oluşturan alt önermeler düzeyinde analiz edilebilir. Bununla beraber, analitik düşünme her ayrı önermeyi içerdiği kavramlar düzeyinde inceleyebilmemize de olanak tanımaktadır.
Analitik düşünmenin ya da daha genel ifade ile analitik yaklaşımın her daim geçerli bir tutum olduğunu söylemek yanlış olacaktır. Günümüzde tıp ve hukuk alanlarında gösterilen analitik yaklaşımların kimi zaman ele alınan konu açısından yetersiz olduğu kabul edilmektedir. Örneğin, tıbbi konularda belirli bir semptomu ortadan kaldırmak için uygulanan tedavi kimi hastalarda farklı ve hatta daha tehlikeli semptomlara yol açabilmektedir. Hukuk alanında da benzer yetersizlikler görülebilmektedir. Belirli bir delil üzerinden alınacak kararlar daha büyük suçları örtbas edebilmektedir. Bu durumlarda alanlarının uzmanları analitik yaklaşımdan ziyade bütüncül yaklaşımı benimserler. Şüphesiz bu özel durumlar analitik yaklaşımın getirilerine gölge düşürmemektedir. Analitik düşünme, kimi yetersizliklerine rağmen, hala en geçerli düşünme biçimlerinden biri olarak kabul görmektedir.